• Nevra Akın Oktay

Tohum dünyası

Cam önü, balkon, teras bahçeciliği yapmaya karar verdik. Yerlerimizi tespit ettik. Peki, minik arkadaşlarımız, dostlarımız tohumları tanıyor muyuz? Onlarla bir yaşam oluşturacaksak onların da bir dünyasını anlayalım değil mi?


Tohum dünyası ve tohumun dünyası ile ilgili biraz bilgi vereceğim bu önümüzdeki birkaç hafta. Bu konuyu bir anlamak, sindirmek gerekiyor. Biraz dramatik bir hikaye ile başlamak istiyorum.


İkinci Dünya Savaşı sırasında gerçek yaşanmış bir hikayeden alınmıştır. Hikayenin tamamı için:

"The men who starved to death to save the world's seeds" İngilizce ama Google çeviri kullanabilirsiniz.


Dünyanın tohumlarını kurtarmak için açlıktan ölen insanlar


Leningrad kuşatması sırasında, bir grup Rus botanikçi, kıyamet sonrası bir dünya için korudukları en büyük tohum koleksiyonunu tüketmek yerine açlıktan ölmek uğruna gizli bir kasada saklandılar. Eylül 1941'de, Alman güçleri Leningrad kuşatmasına başladığında, şehrin iki milyon sakinine yiyecek tedarikini engelledi, bir grup insan bol miktarda 'yiyeceğe' sahip olmasına rağmen açlıktan ölmeyi tercih etti.


İstilacı Almanlar şehre (şimdiki St Petersburg) akın ederken, Bitki Endüstrisi Enstitüsü'ndeki bilim adamları ve işçiler, kasalarının içine barikat kurdular. Hayatlarını kurtarmaya değil, insanlığın geleceğini kurtarmaya çalışıyorlardı. Çünkü dünyanın en büyük tohum koleksiyonunu hem aç Sovyet vatandaşlarından hem de öfkeli Alman Ordusu'ndan korumak gibi vazgeçilmez bir görevleri vardı.


Kuşatma 900 gün sürerken, bu kahraman adamlar birer birer açlıktan ölmeye başladılar. Yine de hiçbiri korudukları tohum hazinesine - kelimenin tam anlamıyla hayatlarıyla - dokunmadı.

Acımasız ironi burada bitmiyor. Bu büyük tohum koleksiyonundan sorumlu olan Rus genetikçi ve bitki coğrafyacısı Nikolay Vavilov, Saratov'daki bir Sovyet hapishanesinde açlıktan öldü.


Buradaki hikaye bize şunu gösteriyor; evet, topla, tüfekle, savaşla insanları öldürebilirsiniz ancak bir ulusu tamamen yok etmek isterseniz o zaman tohumlarını yok edin. Bu sebeple tohum biz insanlığın, bitki biyokütlesinin ve diğer birçok canlının vazgeçilmez bir parçasıdır.


Son 10 yılda kulağınıza çalınmıştır ‘atalık tohum’ tamlaması. Sonra hibrit tohum denen bir şeyi duymuşsunuzdur. F harfiyle başlayan bir tohum daha var o da çalınmıştır kulağınıza. Şimdi bunların ne olduklarını anlatmadan önce şunu söylemeliyim; bitki endüstrisi tahmin ettiğinizin çok çok ötesinde büyük ve karmaşık bir endüstridir. Yani o kadar çok katmanlı ve büyüktür ki kuyruğu birbirine dolanmış tilkiler gibidir. Şimdi bu tilkilerden burada çok fazla bahsetmek istemiyorum. :) Merak edenler için okunacak bir sürü kitap var. Ben size tohum ile ilgili bir vizyon vermeye çalışacağım bu yazımda. Bir düşünce tarzı geliştirmenizi ve fikir yürüterek bir sonuca ulaşmanızı sağlamaya çalışacağım.


Yeşil Devrim terimi 1940’larda Meksika’da başlayan tarım uygulamalarının yenilenmesini ifade eder. Orada daha fazla tarımsal ürün üretmedeki başarısı nedeniyle Yeşil Devrim teknolojileri 1950 ve 1960’larda dünya çapında yayıldı ve birim alandan elde edilen verim miktarını önemli ölçüde artırdı. Yeşil Devrimin tarihi başlangıcı genellikle tarıma ilgi duyan Amerikalı bir bilim adamı olan Norman Borlaug’a atfedilir. 1940’larda Meksika’da araştırma yapmaya başlar ve yeni hastalık direnci yüksek verimli buğday çeşitleri geliştirir. Meksika, Borlaug’un buğday çeşitlerini yeni mekanize tarım teknolojileriyle birleştirerek 1960’lı yıllara kadar kendi vatandaşlarının ihtiyaç duyduğundan daha fazla buğday üretebildi. Bu çeşitlerin kullanılmasından önce ülke buğday arzının neredeyse yarısını ithal ediyordu.


Meksika’daki Yeşil Devrim’in başarısı nedeniyle, teknolojileri 1950’lerde ve 1960’larda dünyaya yayıldı. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri 1940’larda buğdayının yaklaşık yarısını ithal etti; ancak Yeşil Devrim teknolojilerini kullandıktan sonra 1950’lerde kendi kendine yetti ve 1960’larda ihracatçı oldu.


Dünyada büyüyen bir nüfusa daha fazla gıda üretmek için Yeşil Devrim teknolojilerini kullanmaya devam etmek için Rockefeller Vakfı ve Ford Vakfı’nın yanı sıra dünyadaki birçok devlet kurumu daha fazla araştırmaya fon sağladı. 1963 yılında bu fonun yardımıyla Meksika, Uluslararası Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi adlı uluslararası bir araştırma kurumu kurdu.


Tüm dünyadaki ülkeler ise Borlaug ve bu araştırma kurumu tarafından yürütülen Yeşil Devrim çalışmasından yararlandı. Örneğin Hindistan hızla artan nüfusu nedeniyle 1960’lı yılların başında kitlesel kıtlığın eşiğine gelmişti. Borlaug ve Ford Vakfı orada araştırmalar yaptılar, sulama ve gübrelerle yetiştirildiklerinde bitki başına daha fazla tahıl üreten yeni bir pirinç çeşidi olan IR8’i geliştirdiler. Bugün Hindistan pirincin Hindistan’daki gelişimini izleyen on yıllar boyunca Asya’nın her yerine yayılmış dünyanın önde gelen pirinç üreticilerinden biridir.


Ancak Yeşil Devrimi mümkün kılan gübreler büyük ölçüde tarımsal uygulamaları değiştirdiğinden, bu süre zarfında geliştirilen yüksek verimli çeşitler gübre yardımı olmadan başarılı bir şekilde büyüyemezler. Yani dışarıdan bir girdi olmadan aynı verimliliği sağlayamazlar. Bakınız gübre rakamlarına. Sürdürülemez bir şekilde sistemi zorlayarak üç kuruşa gıda üretilmeye çalışılıyor. Ama ne alan memnun ne satan... Yaman bir çelişki!


Bunun üstüne bir de bu geliştirilmiş tohumlar biyoçeşitliliğe çok büyük bir darbe vurmuştur ki örneğin Hindistan’da Yeşil Devrim’den önce yaklaşık 30.000 pirinç çeşidi vardı, bugün yaklaşık 10 tane var. Biyoçeşitlilik çok önemli bir mevzudur. Nasıl tek tip insan olmuyorsa bitkilerin de bu hakkı ellerinden alınmamalı; çünkü her şey birbirine bağlı.



Bu yeni türler türdeşliği artırır; türler hastalığa ve zararlılara daha yatkın olurlar; çünkü onlarla savaşmak için yeterli çeşit yoktur. Elbette bu birkaç çeşidi korumak için bu sefer pestisit kullanımı başlar ve deli gibi artar. Görüyorsunuz değil mi sebep sonuç ilişkisini. İnsanoğlu bir şeyi düzeltmeyi çalışırken başka bir şeyi bozmuştur ve çok uzun yıllardır da bu sistem bu şekilde çalışmıştır ve şimdilerde de zoraki bir şekilde sistem çalışmaya zorlanmaktadır. Bu sebeple alternatif sistemler arayan insanlar eski sistemleri yeniden araştırmaya, doğanın dengesindeki sistemi tekrar oluşturmaya çalışmaktadır. Bütün olay budur. Kahrolsun yeşil devrim! Yaşasın eski devrim!


Permakültür de bu sistem arayışı içerisinde ortaya çıkmıştır. Öngörülü bilim insanları kadim bilgi ile insanlığın geleceğini tasarlamaya, bu birlikteliğin doğa ile savaşarak değil ahenk ile yaşayarak mümkün olduğunu savunmuşlardır. Ne kadar da doğru düşünmüşler! İyi ki var olmuş bu insanlar.


Bu sebeple tohumumuza sahip çıkmamız gerekiyor. Kıssadan hisse, bu hayat memat meselesi. Bu tilkilere bırakırsak ortalığı gelecek diye bir şey olmayacak, bu kadar net.


Şimdi bu konuyu biraz içselleştirebildiysek ve döngüyü görebildiysek o zaman kendi tohumumuzu nasıl ve nereden bulacağız? Atalık, hibrit, f tipi vs. arasındaki farkı nasıl anlayacağız? Haftaya bu konularda bilgi sahibi olacağız. Biraz da tohumun dünyasına yolculuk yapacağız. Sonraki haftada kendi tohumumuzu almayı, saklamayı öğreneceğiz.


Sorgulamak güzeldir, ama en güzeli kendine güzel bir yol açabilirsen bu sis bulutunun içinde, işte o zaman değerlidir tüm sorgulamalar...


Nevra Akın Oktay


121 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör